Türkiye’nin…
Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ü anlatıyorduk.
Bir restoranda Atatürk, Korutürk’ün masasına gelmiş onunla sohbet ediyor;
“Söyleyin bakalım, hangi yabancı dili biliyorsunuz ve Ankara’da ne maksatla
bulunuyorsunuz?”
Milli hudutlar dışında bulunup, ecnebi dili üzerine staj fırsatı bulamamıştım.
Memleket içinde ecnebilerle temas yasak olduğundan, bildiğim Almanca ve
İngilizce kitap okuyup tercüme yapmayı becerecek seviyede değildi.
Fakat bu mazeretleri münakaşa etmenin yeri ve zamanı değildi.
Şahsi gayretlerime ilaveten, Denizaltı Filosu’ndaki ecnebi mütehassıslarla olan
temaslarım, Deniz Harp Akademisi’ndeki Alman subaylarının senelerce
yaptıkları takrir ve onlarla yapılan münakaşalardan kuvvet alarak ve o sıralarda,
Hükümetin denizaltı gemisi satın almak hususundaki tasavvurlarını da
hatırlayarak Atatürk’e;
“Türk Bahriyesine denizaltı gemisi satmak isteyen bir Hollanda firmasının
mümessili olarak Ankara’da bulunabileceğimi ve Hollandalı olarak Almanca
konuşmakta olduğumu iddia edebileceğimi” söyledim.
“Güzel, şimdi ben seni anlattığın gibi tanıyorum” diyerek masasına geçti.
Bütün bir gece bir ecnebi hüviyeti içinde, hakiki şahsiyetimi gizlemek ve bu
arada beliren çeşitli şüphe ve tereddütleri sükunetle savabilmek
mücadelesi içinde geçmişti.
Atatürk, sofradaki arkadaşlarına benim ecnebi olduğum yolunda yaptıkları
tahminde haklı olduklarını söylemişti.
Fakat masanın yanı başında, hüviyeti meçhul bir yabancının oturtulmasına
sinirlenmiş gibi görünüyordu.
Sormalar, soruşturmalar yapılıyor, ciddi tahkikat için benden hüviyet ve
pasaport istenmesine kadar iş genişliyordu.
Pasaportumun otelde olduğunu söylemem üzerine emniyet memurları
tarafından dışarı davet olunmuştum.
Bir memur refakatinde masadan kalkarak lokantadan çıkıyordum ki, Atatürk
müdahale ederek ‘bir ecnebi’ye bu tarzda muamele yapılmasının uygun
olmayacağını ileri sürmüş, kendisinin ve arkadaşlarının sofralarında
konuşmalarla bu yabancının hüviyetinin daha nazik bir şekilde ortaya
çıkartılabileceğinin mümkün olduğunu söyleyerek beni karakola düşmekten
kurtarmıştı.
Böylece Gazi’nin masasına davet olunuyorum.
En büyük şansım, sofrada ve ortalıkta iyi Almanca bilen bir kimse olmaması idi.
Atatürk’ün misafirleri arasında bulunan milletvekillerinden birinin kızı Almanca
tahsil ediyormuş.
Bu genç kız keşfolunca, ikimize yan yana sofranın ortasında yer verilmiş ve sağlı
sollu soru yağmurları başlamıştı.
Tercümanımın da benim gibi Almancası eksikti.
Tuhafı şu ki, ikimiz de birbirimizin bu dil bozukluğunu fark ediyor, fakat her
ikimiz de bunu açıklamıyorduk.
Bana Türkçe sorulanları tabii anlıyor, onları cevaplandırmak için Almanca
tercümesini bekliyor; verdiğim Almanca cevabın tercümanım lisanıyla Türkçe’ye
çevrilişini duyunca, etrafın itirazını ve şüphesini dağıtmak için, Türkçe müdahale
etmekten kendimi güç zapt ediyordum .
Bu imtihan ne kadar sürdü bilmiyorum.
Zaman oluyor Ankara’da daha başka hususi bir maksatla bulunduğum şüphesi
galip gelerek derhal sofradan uzaklaştırılıp tekrar esaslı bir isticvaba sevk
edilmem isteniyor.
Atatürk’ün bulduğu bir izah ile hava tekrar yumuşuyordu.
İçkiden ve münevver bir zümrenin ortasında oynamakta olduğum bu ağır
oyunun yükünden artık bunalmıştım.
(Devam Edecek)






