1765 yılında gerçekleşen Lizbon Depremi, aldığı nice canlar dışında, Avrupa'nın sosyal ve kültürel yaşamını da baştan sona etkilemiştir.
Deprem "Azizler Günü"nde gerçekleşmiş ve katolik şehrin kiliselerinin çoğu yıkılmıştır.
Depremden sonra, doğal afetlerin akabinde, çoğu zaman olduğu gibi, karşı mezhepler bunu "Tanrının Gazabı" olarak yorumlamıştır.
Ama bu sefer durum biraz farklıdır.
Çünkü ölenlerin çoğu, genelevlerin yer aldığı şehrin kenar mahallelerinden değil, bizzat kilise bölgelerindedir.
Daha sonra bunun nedeninin, kiliselerin yumuşak zemine yapılmış olduğu ortaya çıkmıştır.
Bu nedenle, Tanrı'nın inayeti ve merhameti yanı sıra, özellikle Leibniz'in Teodisesi ve "mümkün Dünya'ların en iyisi" teorisi geniş çaplı bir sorgulamanın konusu olmuştur.
Bu bağlamda özellikle Rousseau ve Voltaire'nin her zamanki iğneleyici üslubu ile kaleme aldığı "Lizbon Depremi" adlı bir şiiri bile vardır.
Diğer taraftan "Lizbon Depremi" dendiğinde Kant hemen akla gelmez.
Oysa Kant'ın, doğrudan depremle ilgili 3 makalesi vardır.
Hatta, doğrusunu söylemek gerekirse;, Kant'ı doğmatik uykusundan uyandıran, temel etmenlerden biri, kendi ifadesiyle yalnızca Hume değil, aynı zamanda genç yaşta deneyimlediği "Lizbon Depremi"dir.
Kant'ın bu makalelerini, ülkemizdeki depremlerden sonra hatırlayıp incelemek istediğimizde, şaşırtıcı bir biçimde üçünün de yakın zamanda Türkçe'ye çevrildiğini gördük.
2022 yılında yayımlanan ve acı bir kehanet belgesi gibi duran bu çeviride, yalnızca Kant'ın düşünsel dönüşümünde değil, o zamanki tartışmaların güncelliğine de tanık oluyoruz.
Bir parağrafında Kant şöyle diyor;
"Son yıkıma maruz kalan, bu kadar çok zavallı insan görmenin, insani duygularımızı uyandırması ve bu insanların böylesi bir zalimlikle, başlarına gelen bu talihsizliği bir ölçüde hissetmemizi sağlaması gerekiyor.
Fakat böylesi bir kaderi, her zaman kötü edimlerinden dolayı, yıkılan şehirlerin başına bela olan verilmiş bir ceza olarak ve bu talihsizleri de Tanrı'nın adaletinin bütün gazabını, üzerlerine boşalttığı intikamının hedefi olarak görürsek buna çok ters düşeriz.
Bu türden bir yargılama, kendine kutsal kararların arkasındaki niyeti anlama ve onları kendi kanılarına göre yorumlama yeteneği atfeden, suçlanacak bir münasebetsizliktir.
O sıralar henüz 32 yaşında olan Kant'ın düşüncesinde, önemli değişiklikler olacağının işaretlerini bu satırlarda okumaya başlıyoruz.
Bilindiği üzere Kant, eleştirel felsefesini ortaya koymadan önceki metinlerinde, özellikle Leibniz'in etkisi altında, doğa birimlerinin empirik verisi ile teoloji arasında bir bağ kurmaya çalışır.
Leibniz'in "mümkün Dünyalar'ın en iyisi tezi, Dünya'daki her şeyin ve olayın, kötülük, ya da doğal afetler de olmak üzere, optimum bir denge için gerekli olduğunu savunur.
"En iyi Dünya" bu anlamda iyiliklerle dolu bir Dünya'dan ziyade "en dengeli Dünya" anlamına gelir.
Bu nedenle doğal olaylar, afetler dahil olmak üzere belirli bir zorunluluk taşır.
(Devam Edecek)