Gündemimiz deprem ya. Biz de Lizbon Depremini anlatıyorduk.
Bu nedenle doğal olaylar, afetler dahil olmak üzere belirli bir zorunluluk taşır.
Leibniz'in bu teodisesi, doğa zorunluluğunu, bilimsel mekanik açıklamayı ilahi plan ile birleştirmek için uygundur.
Olan biten şeylerin görünür nedeni bize anlamsız gelebilir.
Ama tüm neden-sonuç bağlamını Tanrı'nın gözünden görebilsek, her şey yerli yerine oturabilir.
Başka bir deyişle, doğadaki tek ve belirli bir bağlama kadar olaylar Galileo ve Newton'cu bir matematikleştirmeyle açıklanabilir.
Ama doğanın tümü söz konusu olduğunda, bu matematiğin akıllı bir yaratıcı "Tanrı" tarafından tasarlandığının kabul edilmesi gerekir.
İşte eleştirel felsefe öncesi Kant da bunu savunur.
Doğanın mekanikliği ve matematiği arkasında akıllı bir tasarımcı olmalıdır.
Ama yukarıda alıntıladığım parağrafta Kant, bu görüşünü terk edeceğinin işaretlerini verir.
Parağrafın sonlarındaki vurgu "Tanrının niyetlerini bilemeyeceğimizdir"
Bu nedenle örneğin Lizbon Depremi'ni Tanrı'nın bir gazabı olarak nitelemek dalkavukluktan başka bir şey değildir.
Dahası Kant, insanın "Tanrı'nın niyetlerini bilme" iddiasını, büyük bir kibir olarak görür.
Yine deprem makalesinden, uzun ama önemli bir parağraf alıntılayayım:
"İnsan öyle dik kafalıdır ki, sanki Dünya'yı yönetmek için gerekli tedbirleri tertiplerken Tanrı'nın sadece onu dikkate alması gerekiyormuş gibi, kendini Tanrı'nın etkinliklerinin nesnesi olarak görür.
Genel olarak doğadaki kusursuzluğun kurallarına 'yersiz' gözüyle bakılır ve her şey salt bizimle bağlantılıymış gibi görülür.
İnsanlar Dünya'da rahatlık ve keyif sağlayan her şeyin, orada yalnızca kendi hatırı için var olması gerektiğini ve sözüm ona doğanın, bizi cezalandırmak, tehdit etmek veya bizden intikam almak dışında, insanlığın rahatını bozacak hiçbir değişikliğe girişmeyeceğini hayal ederler.
Oysa sonsuz sayıdaki kötülük yapanların huzur içinde uyuduklarını, eski çağlardan beri eski ve yeni yerleşimcilerine, toptan bir kayıtsızlıkla, depremlerin belirli şehirleri paramparça ettiklerini, öyle ki Peru'nun Hristiyan kısmının neredeyse Hristiyan olmayan kısmı kadar sallandığını ve yıkılan diğer şehirlerden daha az cezalandırılması gerektiğini varsayamayacağımız pek çok şehrin, başlangıçtan beri bu yıkımdan esirgendiğini görüyoruz.
İnsanın başına gelen doğal afetleri "Tanrı'nın planı" olarak görmek, insanın kendini Tanrı sanmasından başka bir şey değildir.
Başka bir deyişle bu bir tür "Tanrı Kompleksidir"
Yani insanın kendini Tanrı yerine koymaya yeltendiği korkunç bir narsizimdir.
Kant burada açıkça 'Anntropormifizm' ve 'insanmerkezcilik' eleştirisi yapar.
Doğada olup bitenleri bizimle ilgili sanmak, ahmakça bir kibirden başka bir şey değildir.
Bununla ilgili olarak Kant, günümüzde sık sık gündeme gelen "Deprem değil çürük bina öldürür" ifadesini hatılatan bir üslupla, aynı zamanda günümüzde 'Antroposen Çağı' nitelediğimiz doğayı tahakküm altına alma sürecine karşı da uyarır.
Zaman zaman Dünya'da depremlerin meydana gelmesinin gerekli, fakat buralara şefkatli binalar dikmenin bizim açımızdan gereksiz olduğu sonucuna varmak daha doğru olmayacak mıdır?
Peru yerlileri yalnızca alçak bir yüksekliğe kadar çamurdan, geri kalan kısmı ise kamıştan yapılmış evlerde yaşıyorlar.
İnsan doğaya uyum sağlamayı öğrenmelidir.
(Devam Edecek)