Gündemimiz deprem ya.
Biz de Lizbon Depremi'ni ve Kant'ı anlatıyorduk.
İnsan doğaya uyum sağlamayı öğrenmelidir.
Oysa o doğadan kendisine uyum sağlamasını istemektedir.
Kant, Lizbon depremiyle ilgili yazdığı üç makalede de, teleolijik ve teolojik bir açıklama, yani genel bir amaçlılık ve bu amaçlılığın bağlanabileceği ilahi bir akıl temelinde bir açıklamayı dışlar.
Tüm doğayı ilahi bir aklın amaçlı eseri olarak görme hakkını kendimizde bulduğumuzda, tüm bilgimizin ve ahlaki eylemlerimizin temelini, bu akılda aramak zorunda kalırız.
Kant'ın eleştirel felsefesine kadar yakın olduğu görüş, aslında budur.
Ancak depremin de etkisiyle, insan bilgisiyle ilahi akıl arasına bir sınır çeker.
Bu sınırlandırma, sanılanın aksine insanın sorumluluğunu arttırır.
Ne de olsa insan; tam da hem bilgi, hem eylem olarak sınırlı-ölümlü bir varlık olduğunun farkında olduğu için, dahası akıl sahibi bir varlık olduğu için, kendi tutum ve davranışlarından sorumludur.
İnsan, kendi tutum ve davranışlarını sınayacak akla sahip olduğundan özgürlüğe yetkindir.
İnsani deyim yerindeyse özgür bir varlık olmaya, kendi eylemlerinden sorumlu olmaya mecbur kılan şey, kendisinin Tanrı'nın biricik varlığı olmadığının, doğanın efendisi olmadığının farkına varmasıdır.
Işık nasıl taşa çarptığında, bir anlamda sınırlandığında, ışık olarak görünür olup kendi esasını açığa çıkarıyorsa, insanın kendi esası da, ancak kendi sınırlılığını- sonluğunu kabul ederek ortaya çıkar.
Sonluluğun bu kabulü onu doğanın bir parçası yapar ve akıl kavramının anlamı da burada sahici bir biçimde ortaya çıkar.
Akıl sahibi bir varlık olarak insan, kendinden ve doğadan sorumludur.
Doğada olup biten doğrudan insanla ilgili değildir.
Doğa insana karşı kayıtsızdır; ama insan, içinde yaşadığı gezegenden sorumludur.
Çünkü insan; kendi içinde yaşadığı Dünya'yı doğrudan etkileme gücüne sahiptir.
Kant, sanıldığının aksine olumsuz anlamda insan merkezci bir filozof değildir.
Yani hiç bir zaman, insanı doğanın merkezine koymamıştır.
Aksine insan doğayla her zaman mütevazi bir ilişki içinde olmalıdır.
Gök gürültüsünü zararsız kılmayı amaçlayan modern zamanların Prometheus'u, bay Franklin'den Vulcan'ın demir ocağındaki ateşi söndürmeyi amaçlayan insana kadar böylesi bütün gayretler, insanlığın doğayla oldukça alçakgönüllü bir bağlantı içindeki cesaretinin kanıtlarıdır ve bunlar nihai olarak onları tam da, başlaması gereken yer olan, hiçbir zaman bir insandan daha fazla bir şey olmadığı gerçeğini gösteren mütevazı bir hatırlatmaya götürür.
Özetle Lizbon Depremi'nin ardından Kant'ta, şu radikal düşünce değişikliği gerçekleşmiştir;
Tanrının işine aklımız ermez.
Bu yeryüzünde gerçekleşen olayları ona bağlayamayacağımız anlamına da gelir.
Bu nedenle insan her şeyden önce kendi işine kendi eylemlerine bakmalıdır.
Kendi sonluğuyla barışacak akıl sahibi bir insan, hayatını buna göre düzenlemeli, başkalarıyla ortak sürdürdüğü hayatının sorumluluğunu eline almalıdır.
İnsan, Tanrı'nın yeryüzündeki temsilcisi değildir.
Tersine, insan doğayla ve kainatla alçakgönüllü bir ilişki kurmalıdır.
O halde Kant'ın "Lizbon Depremi" üzerine yazdığı bir makaleden alıntıyla bitirelim.
"İnsan bu gösteriş sahnesinde, hiç yok olmayacak meskenler kurmak üzere doğmadı"